Fuar Organizatörü, Gezgin, Şiir, Yazı,
İskeçe, Boğaziçi, Antalya, İstanbul!
Önceki Ymaj
Sonraki Ymaj

SİTEDE ARA

 

 

 

 Agoras Fuarcylyk

 Agoras Fuarcylyk

 

SOSYAL MEDYA

Facebook'tan Takip EdinFollow us on TwitterBizi Linkedin'de takip edinBu siteyi favorilerinize ekleyin

KENT KÜLTÜRLÜ KÖYLÜ GÜZELİ

[Ocak 1997 - Boğaziçi Üniversitesi]

Geçenlerde 96 Aralık'ın son günlerinde bir akşam üç arkadaş ben Erkan, Ozan İstanbul'da Ortaköy'de oturmuş konuşuyorduk... Bir ara Ozan bir şeyler anlatmaya başladı... Bir köy ziyaretini, köyden izlenimlerini, köy insanının davranışlarını, büyük taş evlerin dar pencerelerini, köy halkının yaşam tarzını, komşuluk ve akrabalık ilişkilerini, acılarını kaygılarını... Ozan dinlerken bir başka alemlere dalıp kendi özgeçmişinden birşeyler depreşti. Ozan'nın anlattığı köyden vakti zamanında bir sevgilim olmuştu. Ozanın anlattıklarını o da bana anlatmıştı, ama bir farklı dinlemiştim o zaman. Daha çok duygusal ve kişisel anlamda sitem dolu sözler gibi gelmişti bana...

Söz konusu köy İskeçe'nin Balkan yöresine dahil bir köy. Uzun yıllar kapalı kalmış, tüm köylerimizin taşıdığı ortak özellikleriyle şiirin mi/ hüzün verici mi bilemediğim bir köy. Yolu bozuk, okulu öğretmensiz, yada sözde öğretmenli, sürekli doğuran anaların, göç nedeniyle sürekli evlat özlemi çektiği köylerden biri... Taş duvarlı, taş çatılı dağ evlerinin oluşturduğu bir köy. Evlerinde her zaman sobayla, odunların ve insanların aynı mekanı paylaştıkları türden bir yaşam tarzının olduğu bir köy. Kızların yaşı 16'yı bulunca "everme zamanı geldi" denip, düğün düğün dolaşıp, koca aranan köylerden bir köy.

Söz konusu zamane sevgilim biraz ileri görüşlü aileye sahip bir kızmış. Daha iyi eğitim görsün de bir gün memleketine dönüp milletine hayırlı bir insan olsun diye daha ilkokul eğitiminden itibaren İstanbul'un kenar semtlerinden birinde ilkokul okumuş, orta liseyi de İstanbul'un en kalabalık semtlerinden birinde Kadıköy'de okumuş.

İlkokul'dan liseye kadar olan 12 yıllık eğitim serüveni sonunda, aklı başında, şirin mi şirin, kent kültürüne sahip, dünya görüşü iyi oturmuş bir köylü güzeli olarak karşımıza çıkmıştı. Bu kadar iyi özelliklerle beni benden alıp, aşık etmişti kendine.
Aramızdaki muhabbetlerde ne zaman, Batı Trakya'yı konuşsak, ne zaman gelecekten bahsetsek, ne zaman toplumsal sorunlar desek, sevgilimde bir isyan bir isyan... Kesinlikle dönmemeye kararlı, kesinlikle Batı Trakya dan umutsuz ve "kesinlikle yaşanmaz bir hayat" görüşüyle bakardı. Ne zaman birlikte geri dönelim dendiyse hırçınlaşıp "Hayır!" diyen bir insandı... Ama aynı zamanda da Batı Trakya'nın insanı için birşeyler yapma kaygısını taşıyan bir insandı. Buna rağmen Batı Trakya'dan herzaman da umutsuzdu. Zaten Yunancası da yoktu ki ilkokuldan liseye Türkiye'de okumuştu. Üniversite yıllarını da İstanbul, Ankara gibi dünya kentlerinden birinde geçiriyordu. Mesleği de evrensel bir meslek, genellikle kent ortmında icra edilen bir meslekti.

Büyük kent ortamlarında, İstanbul'da Taksim Ortaköy kültürünü aldıktan sonra, Ankara'da Gaziosmanpaşa, Bakanlıklar arasında yaşadıktan sonra İskeçe'nin dağ başında bir köye kapanıp, Sobanın, odunların ve insanların aynı odayı paylaştıkları bir eve nasıl tıkanırdı? Beyoğlu sinemasının AKM gişelerinin bilet kulübeleri Ortaköy kahvehanelerini, kordon boyundaki gezintileri, Gaziosmanpaşa'nın nezih cafelerini bilen bir insan nasıl olur da Batı Trakya gibi dar bir ortama sığardı. Düpedüz delilikti bu. Deli de değildi enayi de değildi. Sevgilimle bu konuyu hiç konuşamadık. Zaten beni terketmesinin de temelin de bu vardı..

... ve terk edildim.

Sağlam bir terk edilişin ardından, artık eski sevgilim beni, Batı Trakya'ya geri dönmemek için "kafayı yemiş burnunun ucunu göremeyen romantik bir tarla faresi" olarak görüyordu. Kendisini büyük şehirlerin kent kültürünün kosmopolitan zenginliğine bırakıp mesleğinde uzmanlaşmaya ve evrensel değerlerle yaşamaya teslim etmişti.

Bayağı hüzünlenmiş bayağı da mısralarıma sığınmıştım. Nafile!

Yıllar geçtikçe yeni insanlarla tanışıp, ufkumu geliştirtmeye, mesleki eğitiminin ilerletip, insancıl değerleri ruhumun sepetine toplanmaya devam ederken yine olağanüstü bir Batı Trakya'lı kızla tanışıp hayran olup, aşka doğru yelken açmıştım. (Ayran gönüllü olduğumu daha önceki yazılarımdan, belirtmiştim).

Bu sefer bu yeni sevgilim Gümülcine'nin ova köylerindendi, yakalı da sayılabilir aslında. Yine aynı türden ufku açık bir ailenin kızıydı. Anne baba, hayırlı evlat yetiştirme kaygısıyla kızlarını ilkokul'dan itibaren lise sonuna kadar büyük bir şehirde okutmuşlardı. Yine kent kültürüyle yetişmiş bir köylü güzeline büyülenmiştim. Üniversiteli yıllarımın akışında dostluğumuz ilerleyip "sevgi-li" ilişkisine dönüşüp, düşünsel paylaşımlarımız artınca Batı Trakya yine gündemimizin ana konusu olmuştu. Ben yine aynı heveste ve yine aynı romantik geri dönme heyecanı ile, körü körüne bile olsa dönmekten bahsederken, sevgilim bana, köy hayatının sıkıcılığını, bitmek bilmeyen pamuk, domates ve tütün işçiliğini anlatıyordu. Köyde konuşup muhabbet edecek bir insanın bile yokluğunu aktarıyordu. Kendi çağdaş mesleğiyle bölge kadınlarının ufkunu açabileceğini, hatta sahip olduğu kültürle çok önemli bir toplumsal sorumluluk taşıdığını anlattığım zamanlarda da bana köy piyasalarının bilip bilmediğimi soruyordu.

Bilmiyordum. Hiç görmemiştim. Ben bir kasabalıydım çünkü…

Bir bayram vesile oldu. Gidip gördüm. Üzüldüm. Ufku kapalı bir neslin köylerde neydi beklediğini bilmeden, bir bekleyişte olduğunu gördüm. Hele kızlarımızı daha kötü bir durumdaydı. Ne konuşuluyordu? Ne anlatılıyordu? Nasıl duygulanılıyordu ?

Oysa biz İstanbul'da Bebek'teki kahvelerde, Ortaköy sokaklarında, şiirden, edebiyattan konuşabiliyorduk. Evrensel anlamda aydınlık dünyadan nispeten de olsa bir kaç tutam ışın yakalayıp aydınlanabilmiştik.

Ne zaman geri dönelim dediysem aynı kavgaları aynı isyanları yaşadım. Ben yine, romantik ve gerçekten uzak olmaya devam ettim. Bir kent kültürlü, Batı Trakya'nın tütün tarlalarına nasıl dönebilirdi ki ?. Kaçınılmaz sonu yaşadım. Açıklanmamış bir çok sebep ve bahanenin yanısıra biliyorum ki temelde bu çelişki de vardı.

Yine terk edildim! Bir darbe daha yedim.

İnsan böyle darbeler yiye yiye akıllanıyormuş. Şimdi artık bekarlığımın uzatmalı yıllarına girmeye hazırlanırken şöyle bir düşünüyorum. O eski sevgililerimi. İkisi de bana çok önemli bir sorunumuzu yaşattılar, anlattılar.

Eğitim göçümüzün açtığı önemli yarayı gösterdiler, yaşattılar. Biz azınlığımızın gençleri İstanbul'a Ankara'ya, İzmir'e önce orta-lise, sonra da üniversite için gidiyoruz. Devamında hemen hemen hepimiz, hemen hemen de tüm kızlarımız kocalarının peşinden yada kendi istekleriyle Türkiye'de kalıyor. Sebep? Açık aslında.

İnsan kişiliğinin şekillendiği en önemli en verimli yıllarında, biz kosmopolitan liselerde, şehirlerde, kendi toplumsal gerçeğimizden uzak, kendi toplum yapımızın dışında bir kültür alıyoruz. Kent kültürü alıyoruz.

Bu durum aslında, yıllardır YÖS'e hazırlanma bahanesi ile İstanbul'a dershaneye giden öğrencilerimizin, misafir oldukları yatılı liselerde yaşadıkları uyumsuzluk sorunundan çok net bir şekilde belli oluyor. Yunanistan'dan 15 günlüğüne gelenler hep kural dışı, hep asi oluyorlar. Bunun temelinde başka sorunlar da var tabi ki. Ancak bir de bu gözlemle bakın. Farklı bir toplum yapısından farklı bir yapıda 15 gün misafir olmanın yarattığı kültür şokunu düşünün.

İster Yunan kültürünün etkisi deyin, ister azınlık psikolojisi, ister aile baskısı, ister aşırı şımartılmış olmak deyin. Hepsi toplumumuzun özelliklerini yansıtmıyor mu aslında ?

Batı Trakya kırsal bir kesim. Kasabalıyı köylüyüz hepimiz. Bu gocunacak bir durum değil. Ancak eğitim amacıyla göçenler, kent kültürü alıyorlar, Yunanca'dan, azınlık psikolojisinden, köylülükten, kasabalılıktan, dedikodudan, vurdumduymazlıktan, cehaletten kopuyorlar. Farklı yetişiyorlar. Bu gelişmemiz açısından iyi olduğu kadar geri dönmemiz açısından kötü de aynı zamanda.

Bundan dolayı da geri dönülmüyor. Mesleklerini icra edememekten değil aslında Kent yaşamından kopup, kasaba yaşamına köy yaşamına dönmenin psikozu yaşanılıyor. Çünkü Şapçı'lı, Şahin'li, Yassıköy'lü, İskeçe'li, Gümülcine'li, Batı Trakya denince kendi evini hatırlıyor, kendi mahallesini hatırlıyor.

Tek sorun bu değil sadece. Türkiye'de eğitimlerini sürdüren arkadaşlarımızın yüzde doksanı (bu atmasyon bir rakamdır ve benim tahminimdir sadece) Yunanca bilmiyor. Yada sadece bakkal Yunacası biliyor. Ayrıca bir kesim ailelerimiz de bunu sorun etmeyip "kalırsın okuduğun yerde" diye durumu geçiştiriyor. Tabi buna vatandaşlıktan atılmalar, askerlik tecilinin yetmemesi gibi sorunlarda eklenince çoğunluk "amaaan !" deyip resti çekiyor ve dönmemeyi tercih edip başka sorunlar alemine yelken açıyor.
İki geçmiş sevgilim de Batı Trakya'nın anlamını size biraz yukarıda çizdiğim tablolar olarak biliyorlar. Şapçı'lı, İskeçe'nin renkli hayatını bilemiyor. Gümülcine'li de Şahin'in tütüncülüğünü bilmiyor. Herkes kendi çevresini biliyor. Kendi toplumsal dokumuzdan uzakta yetiştiğimiz için de, aldığımız üniversite kültürünün açtığı ufkumuza ve Batı Trakya için bir şeyler yapalım söylemlerine rağmen hiçbir fikir üretemiyoruz.

Peki o kadar kötü mü durum.

"Yiğit'i öldür hakkını ver" sözüne sığınarak bu yazımla ilgili bazı insanları alkışlamak istiyorum. Eminim niceleri vardır burada bahsedebileceğim fakat bilmediğim. Onları da saygıyla selamlıyorum. Ancak…

Hülya Emin

"Pardon hanımefendi, ne işiniz vardı da kalktınız bu genç yaşınıza gazete çıkarmaya cebelleşiyorsunuz. Oturunuz lütfen evinize. Erkek işine ne diye burnunuzu sokuyorsunuz.. Size mi kaldı memleketi haberdar eylemek. Size mi kaldı memlekette gazete çıkarmak…"

Şükran Raif

"Hanımefendi… Size mi kaldı toplumumuzun kültürü, tiyatrosu. Nasıl satarsınız Türk Toplumunu, gavurlara… Gavur icadı tiyatroyu yapmak sizin neyinize Türk Toplumu böyle mi yaşıyor ? Türk kadınına yaraşırmı böyle işlerle cebelleşmek? Neymiş efendim Amerika'lara gidilmiş. Pööh! Almışınız bir de gençlerden Işıl Hatipoğlu'nu tiyatro kuracakmışsınız! Başınıza taş yağacak taş!"

…

Benzeri bunca söze rağmen kulaklarınızı tıkayıp, kıskançlıklara, çekememezliklere, itirazlara, "düzen bozuluyor" kaygılarına rağmen, alanlarınızda gösterdiğiniz çabalar için, sizi ayakta alkışlıyorum. Erkeklerin bu kadar çok baskın olduğu bir ortamda olağanüstü çabalarımız için. Üniversite eğitiminizi tamamlayıp kent kültürü aldıktan sonra kasabalı, hatta köylü olmayı göze alıp bu memlekette kadınlarında eğer isterse çok şey becerebileceğini gösterdiğiniz için. Becerilerinizle de toplumumuzun genç nesil üniversiteli ve liseli kızlarına örnek olduğunuz için

Dilerim bu çabalar daha fazla, kadın/erkek hepinizi etkiler. Kentli yada köylü, kendi toplum dokumuzda aydınlık yayan insan olmasının tadını hissettirir. Umarım bu çabalar mezun adaylarınını geri dönsem mi acaba sorularını olumlu etkiler. Ayrıca umarım ki başta eski sevgililerim gibi tanımadığım daha nice nice yetenekli üniversite mezunu kızların sonrada onları takip edecek erkeklerin geri dönmesini gönüllendirir.

Hangi atamız söylemiş hatırlamıyorum ama belli ki benzer kaygılarla söylemiş: "Her başarılı erkeğin karşısında hayır deyip karşı çıkan yada samimiyetle destekleyen bir kadın vardır." Doğruya doğru…

© 2011 Mehmet Dükkancy. Tüm haklary saklydyr. | Yasal Uyary | Yleti?im