Fuar Organizatörü, Gezgin, Şiir, Yazı,
İskeçe, Boğaziçi, Antalya, İstanbul!
Önceki Ymaj
Sonraki Ymaj

SİTEDE ARA

 

 

 

 Agoras Fuarcylyk

 Agoras Fuarcylyk

 

SOSYAL MEDYA

Facebook'tan Takip EdinFollow us on TwitterBizi Linkedin'de takip edinBu siteyi favorilerinize ekleyin

ÇORUM - HİTİT FESTİVALİ 2. ULUSLARARASI ŞİİR ŞÖLENİ GÜNCESİ

Temmuz'un ikinci Çarşambasıydı. Telefonda Mücahit Mümin'le konuşuyorduk. Daha önce beni Mustafa Tahsin aramış, telefon numarasını sormak için Mücahit Mümin aramıştım. Numarayı aldıktan sonra Mücahit Mümin konuyu açtı. Çorum ‘da düzenlenen Hitit Festivali ve Fuarı'nın bir bölümü olarak II. Uluslararası Şiir Şöleni düzenleniyormuş. Çorum Belediyesi Türkiye Yazarlar Birliği ile birlikte düzenlediği bü şiir şölenine Yunanistan, Batı Trakya 'dan bir şairin katılması için Şafak Dergisi olarak bir advet almışız. Şafak Dergisi ekibi de Batı Trakya ‘yı temsilen benim gitmemi uygun görmüşler. Mücahit Mümin durumu izah ettikten sonra katılmamın mümkün olup olmayacağını sordu.

Aynı gece Mustafa Tahsin ‘le telefonda konuşarak konu ile ilgili daha detaylı bilgi aldım. Ertesi sabah stajımı yaptığım şirkette sorumlu olduğum yöneticimden daha izin almadan Rahmi Ali ‘den de bir telefon alınca durumun ciddiyetinin farklına vardım. İşletme stajımı gerçekleştirdiğim yöneticimden izin alınca hazırlanmaya konuldum.

İlk düşüncem; böyle bir etkinliğe hazır olup olmadığımdı. Şiirlerimi karıştırdım, Şafak Dergi'lerini düşündüm. Beş yıl boyunca hemen hemen her sayıda bir şiirim vardı. Farklı dönemlerde farklı amaçlar için farklı ortamlarda, farklı konularda, çoğunlukla aşk için, günün telaşlarımı ifade eden şiirler. Günün birinde toğplu okunursa ne kadar ayran gönüllü olduğum belli olacak derecede… Toplumsal şiirlerimde vardı ama.. Kendime şaiir demek zor gerliyordu. "Şiir yazdın diye, şaiir oldun sanma" sözü malum. Bundan ne zaman "şair" diye hitap edilse yüzüm kızarır.

Ama böyle bir göreve laik görülmem de doğrusu gönlümü, gururumu bir hayli okşadı. Ancak bu sorumluluğu ne kadar yerine getirebilecektim.

Bu güne kadaar, ekonomi, çevre, iş dünyası, banklacılık, üzerine paneller düzenlemiştim. Habitat II gibi büyük bir uluaslararası organizasyon da gençlik adına bir hayli etkinlikte bulunmuştum. Bu ortamlarda tecrübeliydim. Ancak edebiyat anlamında bir hayli tecrübesizdim.

Üstelik Türkiye Yazarlar Birliği gibi şiir ustaları arasında Batı Trakya temsil etmek bir hayli zor olacaktı.

PROGRAM

Türkiye Yazarlar Birliği'ni Mücahit Mümin ‘nin verdiği numaralardan aradım. Ali Akbaş ve Adem Bey'i sordum. Kendilerinden programı aldım. Programa göre Perşembe günü Ankara ‘da buluşuyorduk. Cuma sabahı Çorum ‘a gidiyorduk. Devanını da hafta sonu Türkiye Yazarlar Birliği ‘nin misafiri idik, gezecektik

DAĞINIK ŞİİRLERİM

Ankara'ya gidene kadar oturup şiirlerimi yoparladım. Dağınık… Son zamanlarda yeni yeni şiir yazmaya başlamışım. Kasım 1995, Nisan 1996 arası pek yazmamışım. Çünkü şiir'i yaşamışım. Sonra'sında da arada bir tepki anlarında, yada yoğunluk kıvamında, farklı defterlere, farklı farklı alakasız kitap köşelerine karalamışım. Oturup toparladım şiirlerimi. Bilgisayara dizdim. İstenen biyografimi hazırladım.

ANKARA

Ankara'ya çarşamda gecesi vardım. Bir süredir görüşemediğim arkadaşım Ozan'a uğradım. Ozan ve fatih gazetecilik öğrencileri. Muhabbet ettik, hasret giderdik. Ozan'la staj izlenimlerimizi paylaştık.

Ertesi gün Perşembe öğle vakti Ankara ‘nın merkezinde olan Türkiye Yazarlar Birliği'nin ofisine uğradım. Ali Akbaş'ı sordum. Olgun yaşında, saçları hafif ağarmış bir beyfendi ile karşılaştım. Sıcak bir ilgi ile karşılandım. Buyur ettiler. Salonlardan birinde bulunan benden önce gelmiş olan şaiirlerle tanıştırdılar.

Azerbaycan'dan Mehmet İsmail ‘bey, ellilerin ortasında saçları hafif grileşmiş, uzun boylu düzgün bir fizik. Hafif bir bıyık… Altın dişler…Gülümseyen ve gülümserken deneyimlerini tatlı bir havayla yayan bir azeri beyfendisi.

Türkmenistan'dan Kayum Tanrıguliyev. Yaşlı olmasına rağmen dinç, sessiz, yılların birikimi ve tecrübesini yüzündeki izleri ile belli eden, komünist devletlerin geleneğinden gelen askkılı omuzlu bol cepli gri yeleği ile, ünlü çocuk şiirleri ustası.
Kıpkızıl elbisesinin üstünde gelinlik inceliğinde bir tül, tüle işlenmiş sarı, kırmızı, yeşil renli kilim desenleri, başını saran bandıyla, Rusya'nın göbeğindeki Çuvaşistan ‘dan gelen Çuvaş kadını Raisa Sabri.

Ev sahiplerinden Hüseyi Erbay Gazi Üniversitesi Türkoloji profesörü, Makedonya'da Üsküp Üniversitesinde, üniversitenin davetlisi olarak Türkoloji dersleri veriyormuş.

İnsanlar arasında kalınca, doğal bir sükunete girdim. Söyleyeceğimin ötesinde öğreneceğim daha çok şey vardı… Gevezelik yapmak değil, dinlemek daha değerliydi.

Farklı ülkelerden farklı diyarlardan gelmişlerdi. Birde yaş olarak onlara göre bir hayli genç kalıyordum. Hoş beş "Nasılsınız?" muhabbetinden sonra dinlemeye koyuldum. Azeri Şair Mehmet İsmail'i anlamak kolaydı. Konuşması İstanbul Türkçe'sine epey yakındı. Kendisi zaten, Çanakkale Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde, "Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Edebiyatı" dersleri veriyormuş. Türkmen şairi dikkatli dinleyince anlayabiliyordum. Ancak onun da yavaş konuşması gerekiyordu. Çuvaş kızını anlamak mümkün değil gibiydi. Konuştuğu dil Türkçe'ydi. Ancak Türkçe'nin en uzak lehçesiydi. Anlaşmamız imkansız gibiydi.

Bir ara kapıda benden de genç birisi Hüseyin Erbay tarafından karşılandı. Gelen Hüseyin Kaplan'dı. Sarı saçları, mavi gözleri, İskeçe Türkçesi ile Makedonya'lı Türk genç şair, Hüseyin Kaplan'la tanıştırıldık... Gruba katılınca bir derin soluk aldım. Misafirler arasında benden de genç biri vardı. Üstelik Rumeli diyarındandı. "Ne de olsa daha yakın", diye düşündüm ve yanına oturdum. Selamlaştık ve tanışma muhabbetine daldık.

Aradan kısa bir süre geçti. Öğle yemeği için ayağa kalktık. "Misafir umduğuyla değil, bulduğuyla yetinir" edasıyla, hiçbir beklentimiz olmadan kalktık.

Türkiye Yazarlar Birliği'nden çıkınca kapıda bizim için özel bir minibüs'ün tutulduğunu gördük. Özel yeşil minibüsümüze bindik. Ve kasaba dışına doğru yol aldık. Ankara'nın biraz dışında Atatürk Orman Çiftliği'ne gittik. Atatürk Orman Çiftliği içinde çok hoş ve çok şık bir açık hava lokantasına oturduk. Yemekler ısmarlandı ve güzel bir muhabbet başladı. Yemeğe, Türkiye Yazarlar Birliği başkanı genç şair ve yazar Lütfü Şahsuvaroğlu da katılmıştı. Lütfü Şahsuvaroğlu 30'larının sonlarında olgun, ağırbaşlı edalarıyla büyük tecrübeleri ve yaşantılar taşıdığını belli ediyordu. O da çoğunlukla dinliyordu.

Masamızdaki sohbet, dolanıp dolaşıp şiir üzerine yoğunlaşıyordu. Eski dostlar, geçmiş buluşmalar hatırlanıyordu. Alma Ata'da düzenlenen 3. Uluslararası Türk Şairleri Buluşmasında Çuvaş şair Raisa Sabri, Necip Fazıl büyük ödülünü almıştı. Bunun üzerine Raisa'nun şiiri konuşuldu. Kendisi Türkiye Türkçesini öğrenmeye baş koymuştu.

Azeri şair Prof. Dr. Mehmet İsmail deneyimlerini aktarıyordu.

Bir ara Ali Akbaş bana dönüp Batı Trakya'yı da bir dinleyelim dedi.

Ben de kendi bakış açımdan kısaca değerlendirdim. Batı Trakya edebiyatının, yeni yeni 80'lerin sonunda ve 90'ların ilk yarısında bir topluluk olarak varlığını hissettirdiğini ve bunun ŞAFAK sayesinde olduğunu anlattım. Bunun temelinde de 60'lı yıllarda Batı Trakya'ya gelen öğretmen kuşağının çalışmalarının yattığını, onların bizden önceki ve de bizim kuşağı yetiştirdiğini anlattım. Yeni kuşağın eğitimli olduğunu ve büyük umutlar içinde olduğumuzu aktardım. Tabi ki acemiliklerin ve sorunlarında her tarafta ve her boyutta olduğunu da ifade ettim.

Söz dolaşıp dolaşıp şiirlerimize geldi. Her şair kendi şiirlerinden birer örnek okudu. Sıra bana gelince aklımdaki şiirlerinden toplumsal temalı olan "Tutucu"yu okudum. Bu şiir okuma faslıyla da, ilk defa, her şair, şiir anlayışından kısa kısa örnekler vermiş oldu.

Yemek sonrasında Ankara'da geceleyeceğimiz misafirhaneye götürüldük. O da Atatürk Orman Çiftliği içindeydi. Eşyalarımız bıraktıktan sonra küçük bir Ankara turuna çıktık.

İlkönce Lütfü Şahsuvaroğlu'nun ofisini ziyaret ettik. Kendisi Türkiye Yazarlar Birliği Bşkanlığının yanısıra Devlet Köy İşleri Bakanlığı'nın, Basın Yayın Daire Başkanı sorumluluğunu da devam ettiriyordu. Lütfü Şahsuvaroğlu'nun ofisinde, bir çay ikramından sonra yine yola koyulduk.

Bu kez Ankara'nın göbeğindeki, nezih alışveriş merkezlerinden Atakule'yi gezdik. Bütün bu geziler esnasında ev sahiplerinden Ali Akbaş'la daha yakından tanışma ve sohbet etme fırsatımım oldum. Hacattepe Üniversitesi Türk Dili okutmanı olan Ali Akbaş ile Batı Trakya Türk Azınlığı gençliği ve diğer üniversite gençliği ile ilgili sohbetimiz oldu.

Ali Akbaş , Batı Trakya Üniversite gençliğinin Batı Trakya ile, memleketi ile ilgisiz olduğunu belirtti. Bu kanıya şu ana kadar tanıdığı Batı Trakya'lı öğrencilerle vardığını anlatan Ali Akbaş başından geçen bir olayı aktardı.

Hacettepe Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği bölümünde Batı Trakya'lı bir öğrencisi varmış. Adını ve şehrini hatırlayamadı. Birkaç defa muhabbet etmeyi denemiş, pek başarılı olamamış. Öğrenci ilgisiz kalmış.

Bir gün, kompozisyon dersinde Ali Akbaş "Sizi en çok etkileyen şarkı ve nedenleri" konulu bir kompozisyon vermiş. Söz konusu öğrencimizde en çok etkilendiği şarkı olarak yunanca bir şarkıdan bahsetmiş. Sebepleri de havadan sudanmış Ali Akbaş buna çok üzüldüğünü ve Batı Trakya'lı öğrencilerin bu kadar çok ilgisiz olmalarının Batı Trakya toplumu için faydalı insanlar olarak yetişmediklerinin bir göstergesi olarak gördüğünü anlattı.

Bu durum karşısında aciz kalarak, öğrenciyi savunmadan, sadece Batı Trakya'lı öğrencilerin geçtikleri süreçleri ve herbirinin sorunlarını aktarmaya çalıştım. İlkokul seviyesindeki sorunları, ortaokullarımızdaki tombala sorununu anlattım. İlkokul mezunu bin civarında öğrencinin dört gruba ayrıldıklarını aktardım. Bu gruplardan birincisi, Azınlık liseleri, ikicisi Yunan liseleri, üçüncü grubun Türkiye liselerine gittiğini bir kısmının da okuyamadığını belirttim. Her grubun kendi içinde sorunlarla yoğrulduğunu ifade ettim. Bunlardan bir grubun, Türkçe'leri zayıflarken, gelişmezken, bir kısmının da Yunanca'yı hiç bilmediğini ve her grubun farklı bir süreç sonunda farklı sorunlarla karşılaştığını kısa örneklerle tarif etmeye çalıştım.
Bunun yanısıra Ali Akbaş'la Türk aydınları, Türk toplumbilimcileri ve çalışmaları hakkında da güzel ve ufuka açıcı bir sohbetimiz oldu. Okumamı tavsiye ettiği yazarlar oldu.

Atakule gezisinden sonra Atatürk Orman Çiftliğinde farklı bir mekanda yöneticiler lokalinde yine nezih ve şık bir mekanda akşam yemeği yedik.

Akşam yemeği esnasında Lütfü Şahsuvaroğlu ile öğlen yemeğinde başlayan bir sohbetimize devam etme fırsatını yakaladım.

Lütfü Şahsuvaroğlu'ndan öğrendiğim kadarıyla Türkiye Yazarlar Birliği, II. Uluslararası Çorum Şiir Şöleni'ne benzer etkinlikleri sık sık yapıyormuş... Mayıs başından itibaren Ekim sonlarına kadar Türkiye'nin dört bir ucunda yerel yönetimlerle işbirliği içinde şiir şölenleri organize ediyorlarmış. Bu şiir şölenleri çoğunlukla yerel şairler ve Türkiye'nin ünlü şairlerin katıldığı etkinliklermiş. Bu etkinliklerin amacı da halkla şiiri buluşturmak. Şiirin halk tarafından sevilmesini sağlamak. Yerel yönetimler, belediyeler, şehir içi organizasyonu yaparken Türkiye Yazarlar Birliği'de şairlerin katılmasını sağlıyormuş.

İçim sızladı. "Bizde neden yok?" diye düşündüm. "Biz niye düzenlemiyoruz?" diye düşündüm.

Akşam yemeği'ni renklendiren bir olay'da Çuvaş şair Raisa Sabri'nin çok iyi el falı baktığının farkına varmamız oldu... Raisa ilk önce Mehmet İsmail'in sonra Hüseyin Balabay'ın falına, sonrada Lütfü Şahsuvaroğlu'nun falına baktı. Söyledikleri ne kadar hayal gücü, ne kadar yaratıcılık, ne kadar ilahi bir seziydi bilemiyorum ama her üç şairin yaşamları hakkında tahminleri gerçekçi olmuştu.

Akşam yemeği bitiminde istirahate çekilerek ertesi günün hayacanı ve merağıyla uykuya daldık.

ÇORUM

Ertesi sabah anlaştığımız üzere saat 8:00 gibi Türkiye Yazarlar Birliğinin ofisinde buluştuk. Ofisin misafir odasında dünden tanıdığım misafir ve Türkiyeli şairlerin yanı sıra yeni simalar da görüyordum.

Çok temiz ve neredeyse bir İskeçe Türkçesi ile konuşan, ağarmış saçlarına rağmen yüzü ışıldayarak gülümseyen, orta yaşına rağmen dinç görünen Yugoslavya-Kosavalı şair İskender Uzbeğ.

Bir köşede kendi aralarında muhabbete dalmış, zaman zaman kendi Türkçe lehçelerinde, zaman zaman da Rusça konuşan ortayaşlı üç şair. Balkarya ve Karaçaydan. Karaçay-Rusya'dan, Abdullah Begi Ulu, Balkarya-Rusya'dan Yorulgan Bolat, Bilal Laypanoğlu.

Çuvaş şair Raisan ile anlaşmamızı Rusça ile sağlayan şirin bir Kazak kızı, Intımakgül Muhammedov. Kazak lehçesinde, ismi, birlik beraberlik, kardeşlik anlamına gelen Intımakgül Gazi Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı öğrencisiymiş.
Türkiyeli oldukları konuşmalarından anlaşılan diğer şairlerle de yavaş yavaş tanıştık.

Başta Behaettin Karakoç. Herhalde kafilemizin en tecrübeli, en olgun, 60'lı yılların sonunda, ağarmış saçları ve beyaz bıyıkları, sevecen ve babacan gülüşlerinde çocuksu bir güzelliği yansıtan, en delikanlımız. Bir de çok az sohbet etme fırsatını yakaladığımız Mehmet Narlı.

Türkiye'li bazı şairler otobüsle Çorum yoluna çıkarken biz misafir şairler, Türkiye Yazarlar Birliği'nin bizler için ayarladığı yeşil minibüse bindik. Önümüzdeki iki özel arabayla yola koyulduk ve üç gün süren Anadolu gezginliğimize başladık.
Yol boyunca yine Rumelilik damarlarımız kabardığı için Yugoslavya'nın özerk bölgesi, Kosova'dan etkinliğe katılan Türk şair İskender Uzbeğ'le beraber oturduk. Yol boyunca ilkönce Çuvaş şair Raisa'nın hayatından, şiirinden, ilham kaynaklarından, etkileşimlerden, yaşantılarından bölümler dinledik. Raisa anlatırken, Intımakgül çeviri yaptı. Arada belirtmeden edemeyeceğim. Intımakgül şu ana kadar tanıdığım Kazak Türkleri arasında İstanbul Türkçe'sine yakın Türkçe konuşan ilk Kazak kızı oldu.
Raisa'yı dinledikten sonra da İskender Uzbeğ ile konuştuk. İskender bey Yugoslavya Türk Yazarlar Derneği'nin başkanlığını yapan, asıl mesleği yargıç olan, değerli bir bilim insanı. Yugoslavya'da yayınladıkları BAY (Balkanlı Aydınları ve Yazarları) dergisini gösterdi. Bende ŞAFAK derğilerimizi tanıttım. Karşılıklı olarak kendi şiirlerimizi paylaştık. İskender Bey'le paylaştığım bir özellik te balkan ülkelerindeki iki ayrı Türk azınlığından katılmış olmamıza rağmen, şiir anlayışımız bir hayli yakındı. Hatta belli başlı konularda ortak temalara yakınlığımız bile su yüzüne çıktı. Ne de olsa benzer ortamlarda yaşıyorduk. İskender Bey'den biraz Kosova'daki Türk Azınlığın Edebi etkinliklerini dinledim.

50 üyeden oluşan bir Türk Yazarlar Derneği varmış. 10.000 civarında olan bir azınlık olarak "…VE SANAT" adında sanatsal etkinliklerin yapıldığı, zaman zaman bir galeri, zaman zaman bir şiir buluşma mekanı, olan Cafe'leri varmış. 10.000 kişilik bir Türk azınlığı olmalarına rağmen 16'ya yakın gazete, dergi, dini dergi, çocuk degileri varmış. Sık sık şiir buluşmaları düzenlerlermiş. Nasıl imrendiğimi anlatmam bir hayli zor.

Buna karşılık ben de Batı Trakya'le sanatçılar olarak sanat ve edebiyat alanında toplumumuzun içinde ne boyutta sorunlar yaşadığımızı, aydın geçinen bir kesimimizin, yapamamanın, ve tembelliğin getirdiği bir basit kıskançlıktan dolayı ŞAFAK dergisini nasıl dışlamaya çabaladıklarını anlattım. Liseli gençler, halk ve şiir, müzik, hikayeyi buluşturan 90'lı yılların ilk azınlık etkinliği olan ŞAFAK OKUMA TİYATROSU'nun bile yönetici geçinen ve yönetmek gibi bir paranoyoları olan, yarı aydın bir gurup tarafından nasıl baltalanmaya çalışıldığını aktardım.

İçim sızladı.

Yol boyunca dikkatimi çeken küçük bir detay Çorum'a bir saat kala ardarda geçtiğimiz üç köprünün altından aynı derenin üç kolu akıyordu. Derenin adı KOPARAN. Anne ve babanın köyü dolayısıyla da benim köyüm sayılan Ketenlik köyünde enfes bir pınar vardır. Adı da KOPARAN. İskeçe'liler bilir belki suyu dillere destandır. Tesadüfün bu kadarı tesadüf ötesi mi acaba?
Çorum'a varınca şehrin en şık oteli olan ÇORUM TURBAN OTEL'e yerleştik. Odalarımızı aldık. Biz, Rumeli tayfası olarak, İskender Uzbeğ, Hüseyin Kaplan ve ben aynı geniş odaya yerleştik.

Öğle yemeğini Çorum Oteli'nin, lokantasında yedik. Yemek esnasında Türkiye Yazarlar Birliği'nin kısa bir süre öncesine kadar başkanlığını yapan şair Mehmet Doğan'la tanıştık. Mehmet Doğan Bey, ŞAFAK dergisini okuyan bir kişi olduğu belliydi. Mücahit Mümin'i sordu, Dergi'yi sordu. Batı Trakya'dan nihayet birilerinin katılabildiğini ve buna çok sevindiğini belirtti. Anladığım kadarıyla şu ana kadar Türkiye Yazarlar Birliği'nin etkinliklerine Rahmetli şairimiz Ali Rıza Saraçoğlu ve Rahmetli Liderimiz Dr. Sadık Ahmet katılmış. Uzun bir kopukluktan sonra ilk defa Batı Trakya böyle bir etkinlikte temsil ediliyormuş. Hep ya geç kalınmış, ya hazırlıksızmışız. Davetlerin tekrarlanmasını, erken haber verilmesini ve Batı Trakya 'nın unutulmamasını istedim. Güzel bir sohbetti. Tabii arada M.Doğan'ın Batı Trakyalı şairler ve Edebi kitlemiz hakkında merak ettiklerini de cevaplamaya çalıştım.

PİR BABA PARKI

Yemek sonrası ilk şiir etkinliğinin yapıldığı PİR BABA PARKI'na gittik.

Parkta 100'ün üstünde bir sanatsever kitlesi bizi bekliyordu. Parka varışımız esnasında bizden önce başlayan bir sanat müziği konseri devam ediyordu. Oturup dinlerken Üsküplü genç şair arkadaşım Hüseyin Kaplan'la okuyacağımız şiirlerimizi belirlemeye çalıştık.

Konser sonrasında kısa bir gül yarışmasını izledik. Gül yarışmasından sonra sıra bize geldi. Programın sunucusu ilkönce sözü Çorum Belediye Başkanı Arif Bersoy'a verdi. Belediye Başkanı dinleyicileri ve konuk şairleri selamladıktan sonra Çorum Belediyesi olarak insanların maddi çevrelerinin yanısıra, manevi çevrelerine de değer verdiklerini ve bu alanda da çalışmalar gerçekleştirdiklerini, Hitit Festivali ve Fuarı bu çalışmaların bir bölümü olduğunu belirtti. Bizlere başarılar dileyen, beldiye başkanı sözü Türkiye Yazarlar Birliği Başkan Lütfü Şahsuvaroğlu bıraktı.

Lütfü Şahsuvaroğlu konuşmasında Türkiye Yazarlar Birliği'nin şiir etkinliklerine verdiği bu değeri vermeye devam edeceğini ve Türk Dünyası edebiyatının en rahat iletişim aracı olan şiir'in buluşma ve birleştirme aracı olduğunu belirtti.
Devamında programı renklendiren Çorum'lu Meddah Şen Hasan, Ev sahibi olarak şairane bir edayla tüm şairlere, yerel ve ulusal basın mensuplarına, Çoruma ve II. Uluslararası Şiir Şölenine, "hoş geldiniz" dedi.

Devamında, şairler aşağıdaki sırayla şiirlerini okumaya davet edildiler.
1. Ali Akbaş (Türkiye)
2. Abdullah Begi Ulu (Balkarya)
3. Mehmet Emin Alper (Türkiye)
4. Altay Yorulgan Bolat (Balkarya)
5. Mahmut Riyad Bakir (Türkiye)
6. Mehmet Dükkancı (Batı Trakya-Yunanistan
7. İbrahim Eryiğit (Türkiye)
8. Mehmet İsmail (Azerbaycan)
9. Mehmet Akif İnan (Türkiye)
10. Hüseyin Kaplan (Makedonya)
11. Adem (Türkiye)
12. Bilal Laypanoğlu (Karaçay)
13. Bahaettin Karakoç (Türkiye)
14. İskender Muzbeğ (Kosava-Yugoslavya)
15. M.Atilla Maraş (Türkiye)
16. Kayum Tanriguliyev (Türkmenİstan)
17. Mehmet Narlı (Türkiye)
18. Raisa Sabri (Çuvaşistan-Rusya Fed)
19. Intımakgül (Çeviri & Kazak Şarkısı)
20. Ersin Özarslan (Türkiye)
21. Sabir Sarvan (Azerbaycan)

2 saate yakın süren şiir etkinliği boyunca şairler kendi şiirlerinden birer örnek okudular. Ben kendi şiirlerimden henüz yayınlanmamış, Temmuz ayında karaladığım ve mahllemi anlattığım "Mahallemden Fotoğraflar" şiirini okudum. Program boyunca parkta şöleni izleyen seyirciler büyük bir coşkuyla bizi dinlediler.

Program bitiminde misafir ve Türkiye'li şairler kafilesi olarak, Çorum Belediyesi'nin düzenlediği bir kısa şehir turuna katıldık. Belediye otobüsü içinde şehrin içinde turladıktan sonra, şehrin bir ucunda olan bir türbeye gittik.
Ziyaret ettiğimiz türbe, aldığımız bilgilere göre Sahabı kiramdan olan "ELHAC YUSUF BAHRİ, NECATULLAH MİNZARİ"ye gitmiş. Türbenin etrafında buluna insanlar hemen bizimle ilgilendiler. İlgi odağımız Raisa oldu. Etkinlik boyunca, geleneksel Çuvaş giysisiyle dolaşan Raisa, Türbe etrafındaki hanımların ve çocukların ilgi odağı oldu. Daha da ilginç bir boyutu aktarmak istiyorum. Raisa bütün Çuvaş Türkleri gibi Ortodoks Hiristiyan. Geleneksel giysisindeki tül bölümde ise sarı kırmızı yeşil renklerden oluşan, bir hayli haç motifi vardır. Buna rağmen büyük bir ilgi odağı oldu. Türbeyi ziyarete gelmiş olan ve bizim gelişimzden habersiz olan yöre halkıyla fotoğraflar çektirdi.

Türbedeki bir fatiha'dan sonra az ilerdeki bir başka türbe ve camiyi ziyaret ettik. O da "SUHEYBİ RUMİ HIDIRLIK CAMİİ" idi.

Türbe ziyareti sonrası Çorum Belediye Başkan Arif Bersoy'un misafiri olarak Çorum Su Arıtma Tesisleri bahçesinde hoş bir sohbet ortamda akşam yemeği yedik.

Yemek esnasında Gazi Üniversitesi Gazetecilik Bölümünde Türk Dili Okutmanlığı yapan şair Ersin ÖZARSLAN'la muhabbet etme fırsattımız oldu. Ersin Özarslan'da Batı Trakya'lı üniversite öğrencilerinin vurdum duymazlığından sitem etti. Kendisine mümkün mertebe gerçekleri aktarmaya çalıştım. Ali Akbaş'a anlattıklarımın benzerlerini kendsisine de anlattım. Arada bir de Ersin Özarslan ile yerel bir şair arasında geçen bir şiir muhabbetine kulak misafiri oldum.

Yemek sonrasında Çorum Belediye Başkan Sn. Dr. Arif Berksoy'a teşekkürlerimizi ilettikten sonra topluca şehir turuna gerçekleştirdiğimiz otobüsümüzle Çorum Devlet Tiyatrosu Salonuna gittik. Salona vardığımızda yavaş yavaş dolmaya başlamıştı. Kısa süren bir dinleme faslından sonra, saat 21:00 gibi 300 kişilik salonun hemen hemen hepsinin dolduğunu gördük. Şiir için, şair için sevindirici, gurur ve onur verici bir tabloydu.

Yerlerimizi aldık. Balkan tayfası olarak yine yanyana oturduk. Heyecandan programı izlemeye koyulduk.
Programın ilk bölümünde bir folklor gösterisi vardı. Ne tesadüf folklor grubu Gürcü bir gruptu. İki yıl önce Ortaköy'de İstanbul'da Boğaz'a karşı izlediğim ve beni etkileyen gösteriye benzer bir gösteri izliyorduk. Gösteriyi izlerken Gürcü'lerin folklara ne kadar çok önem ve değer verdiğini bir daha hissettim. Yine, düğün, aşk, sevgi, matem, savaş'a gidiş, savaş, meyhane sarhoşları, askerin yalnızlığı temalarından oluşan çok güzel bir gösteri izledik.

(Şafak okulları hatırlar; "BİZDE FOLKLOR" diye bir yazım yayımlanmıştı ŞAFAK dergisinde, ve Batı Trakya'lıler olarak folklorü ne kadar çok basite indirgediğimizi, hafife aldığımızı anlatmaya çalışmış ve önerilerde bulunmuştum.)
Folklor gösterisinden sonra yine şiir programına geçildi. Şiir programı parktaki sırayla gerçekleşti. Şairler bu kez daha farklı şiirlerini okuyarak programa yeni bir renk kattılar. Kendi sıram geldiğinde, ismim anons edildiğinde sahneye doğru yol alırken bir heyecan yaşadım. "Genç bir şair ne verebilirdi ki?" diye düşündüm. Ancak orada Batı Trakya'yı temsil ediyordum.

Vermeliydim. Sahneye çıkınca kısa bir konuşma yaptım. Konuşmamada Batı Trakya edebiyatımın, 60 yıllarda BT'ya gelen öğretmen topluluğu arasında bir avuç genç insanın, kurak sayılan topraklara tohum atmasıyla çok yakın geçmişte yeşeşerdiğini, bugünlerde filiz açtığını, ve ŞAFAK dergisiyle bir topluluk halinde varlığını hissettirdiğini anlattım. Bunun yanısıra Batı Trakya'da Azınlık olarak yaşadığımızı, bunun şiirimize yansıdığını anlattım. Okuyacağım şiirleri farklı bakış açılarından baktığımızda farklı anlamlar taşıdığını söyledikten sonra iki şiirimi okudum. "Yüzeysellİğİn Kiliflari ve Tekdüzelİğİnİ Sorguluyorum Hayatinin"

Geceki etkinliğin, gündüz parkta yapılan etkinlikle kıyasla bir farkı da şiirlerin arasına eklenen kısa dinletiler oldu.
İlk dinletiyi şair İbrahim Eryiğit'ten sonra sahne alan bağlama sanatçısı Bayram Bilge sundu. Bayram Bilge Kültür Bakanlığı Devlet sanatçısı bir bağlama ustası. Halk ezgilerinden birkaç şarkı dinletikten sonra Ali Akbaş, Bahaettin Karakoç gibi aramızda olan şairlerin, şiirlerine kendi yazdığı besteleri de dinleme şansımız oldu.

İkinci dinleti ise İpek Yolu müzik grubunun üyelerinden İRFAN GÜRDAL'ın dinletisi oldu. Türk dünyasının farklı memleketlerinden farklı alk ezgileri çalan İ.G. programa çok hoş farklı bir renk kattı.

Program sonrasında salondan yaşadığım hoş bir anıyı aktarmak istiyorum. Çorum'lu iki genç kız şiirlerimden "Tekdüzeliğini Sorguluyorum Hayatının" şiirimi defterlerine yazmışlar, imzalamamı istediler. Şiirimi çok beğendiklerini ifade eden gençler, neden, kime, niçin yazdığımı sorguladılar. Onların bakış açılarını dinledikten sonra kendi bakış açımı aktardım. Beni sevindiren bölüm, şiirimi imzalamamış olmam değil, birilerinin şiirimde, bir sıcaklık bulmuş olmalarıydı. Birileri anlamamıştı ve tad almıştı. Bu duyguyu benle paylaşmışlardı. Aynı tabloyu Batı Trakya'da ne zaman görebileceğimizi düşündüm.

Program gece saat 00:15 civarında bitmişti. Saat 00:39 gibi oteldeydik. Tüm şairlerin yüzlerinde hoş bir tebessüm ve hoş bir yorgunluk seziliyordu. Otelin lobisinde toplanan şairler arasına biz de katıldık. O aradan usta şair Bahattin Karakoç'la şiir üzerine kısa bir sohbetimiz oldu. Bahaettin Karakoç'a göre şiir; müzik, resim, felsefe ve şiirden besleniyordu. Şair bu alanlara sürekli açık olmalı. Kendini eleştirmeli ve mümkün mertebe öğrenmeli. Etkilenmeli ve özümsedikleri arasından söylediklerini kendi üslubuyla yazmalıydı.

Üslup konusunda da farklılaşmak için tabii ki denemek ve hata yapmak gerekiyordu. Bunun için de cesur olmak gerekiyordu.

Gece Rumeli tayfası olarak odamıza çekildiğimiz de Kosova Yugoslavya'daki etkinliklere ilgili şair İskender Uzbeğ'den deneyimlerini dinledim. İskender Uzbeğ, sadece şiir yazmakla kalmayıp, folklor alanında da etkinlikleri olçalışmalar yapmış. Yugoslavya'daki Türk atasözlerini, Sırp Atasözleriyle kıyaslamış. Yugoslavya Türk şiirinde Yunus Emre, Mevlana gibi araştırmalar yapmış. Bu araştırmalardan konuyla ilgili uluslararası konferanslara katılmış. Bu alanda deneyimli bir insan.
Hüseyin Kaplan'dan da dünya çapında ünlü Struga Şiir akşamlarını, ve Dedeli'de düzenlenen BALKAN GENÇLİK FESTİVALİ hakkında biraz bilgim oldu.

Ertesi sabah uyandığımızda, Anadolu'nun yeni bir şehrini görmek için yola çıkacağımızı öğrendik. Güzel bir kahvaltı sonrasında yine otelin lobisinde buluştuk. Lobideki buluşma esnasında Çorum'a götürdüğüm ŞAFAK dergisinin farklı sayılarını oradaki yazar ve şairlere dağıttım. Bazı şairler de kendi çaılşamlarından örnekler verdiler. Birbirimizin adreslerini aldık.
Arada Erzurum'lu şair Mehmet Emin Alper'le bir şiir ve Türk aydınlarının Osmanlı'nın edebiyat geleneğini, mirasını reddetmesiyle ilgili bir sohbetimiz oldu. Mehmet Emin Alper'e göre Türkiye Cumhuriyeti kuruluşunun hemen ardından kendi varlığını korumaya çalışırken, Osmanlı'dan gelen büyük bir şiir geleneğini reddetti. Bu da entelektüel kitle arasında büyük bir birikim kopukluğuna sebep oldu. Artık çağdaş Türkiye'nin aydınları Osmanlı'nın mirasına sahip çıkmalı. Bu mirası görmeden ilerlemek halkı ve halkın kendisini tanımamak anlamına gelmektedir.

Otel lobisindeki adres, dergi ve kitap değişimi tamamlandıktan sonra Amasya'ya gelmeyen, gelemeyen şairlerle vedalaştık ve yola düştük.

AMASYA ŞEHZADELER ŞEHRİ

İki saatlik bir yolculuktan sonra Amasya'ya vardık. Amasya'ya girer girmez dikkatimizi çeken iki şey oldu. Birincisi, Amasya iki dağın etekleri arasındaki geçen Yeşilırmak'ın sağ ve sol dik yamacında kurulu bir şehirdi. İkincisi de kayalık dağın ortasında dağın içine oyulmuş 5 mezar vardır.

Amasya'ya girince yatakhanemize yerleştikten sonras etkileyici bir çınar altında enfes bir Tokat kebabı yedik. Fakat kebaptan çok, masa etrafında dönen şiir muhabbeti güzeldi. Şairlerin iki uçta iddialı tartışmaları hakikaten de hoş oluyor. Yine dinleyici kaldım. "Söz gümüş ise süküt atındır" misali…

Yemek sonrası Amasya'nın içinden geçen Yeşilırmak boyunca şehri dolaştık. Şehrin içinde kısa bir geziden sonra, ilkönce Amasya konaklarından çok güzel bir örnek olan zamanın valisi "DEFTERDAR TALAT PAŞA" tarafından yapılan HAZERANLAR KONAĞI nı dolaştık. Çok şık bir mimariye sahip olan konakta yörenin yaşam tarzıyla ilgili çeşitli nesneler sergileniyordu. Halılar, kilimler, bayan elbiseleri, yatak odası, haremlik, selamlık, çocuk odası, döşemeler, işlemeli kilimli divanlar, sedirler... Hepsi de çok hoştu.

Konak ziyaretinden sonra şehire ilk girişte dikkatimizi çeken Kral Mezarları'na doğru tırmandık. Yeşilırmak seviyesinden 150 mt. Cıvarında, üstte kalan Kral Mezarları, Helenistik döneme ait yapıtlarmış. Pontus Krallığının başkenti olan Amasya da saltanat sürmüş Kralların ebedi istirahatleri için dimdik kayalık tepenin ortası oyularak yapılmışlar. 5 mezarlıkta birbirleriyle merdivenlerle bağlı. Mezarlıklardan, Amasya'ya kuşbakışı bakmak doğrusu ilginç ve son derece etkileyici bir duyguydu. Amasya, Yeşilırmak ayaklarımızın altındaydı. Mezarlıkları gezdikten sonra, mezarlıkların biraz altında olan eski bir kalenin üstüne kurulmuş olağanüstü ve eşsiz güzellikte bir terasta çay molası verdik. Yanımda bulunan günlüğe kısa bir not düşmüşüm.
"... Amasya'daki kral mezarlıklarının yanındaki, şehre kuşbakışı çay bahçesinde sert rüzgara karşı, ihtişamlı dağların gölgelerinde, Anadolu güneşinin yakıcılığında, ikindi çayımızı yudumlayarak, şiir konuştuk. Değişim konuştuk..."
Bazen şiir yazılmaz yaşanır derim. İfade etmekte güçlük çekersiniz, kelimelere dökünce esprisi kalmazmış gibi gelir. Anlatmayı denersiniz, batırırsının. Gıkınız çıkmaz. O anın tadına varmaya çalışırsınız. İşte buna benzer bir duyguydu.

Şiirsel anların devamında, epey keyifli, sallana sallana Amasya'ya inerken Ali Akbaş ile yine bir sohbete dalmışız. Ali Akbaş bana "Batı Trakya'lı şairler olarak, aranızda Yunanca yazan var mı, Yunan edebiyatında tanınan var mı?" diye sordu. Ne desem? Yıllardır kimliğimizi ve benliğimizi kaybetme korkusuyla bir geto korkusu içinde yaşayan bir toplumun psikolojisini aktarmaya çalıştım. Yok dedim; Yunanca yazan yoktu bildiğim kadarıyla, değil yunan edebiyatında tanınmak, yunan edebiyatını dahi pek tanımıyorduk. Tek tük çeviriler, zaman zaman. Ali Akbaş bunun büyük bir eksiklik olduğunu anlattı. Haklıydı. Şölene katılan tüm şairler, kendi dillerinin ötesinde bulundukları ülkenin dillerinde de yazmışlardı. Azeri Şair Mehmet İsmail yıllarca Rusça yazmıştı. Raisa Sabri, Çuvaşça'nın yanısıra Rusça yazmıştı. Türkmen şair aynı şekilde. Bunun yanı sıra şiirleri kendi ülkelerinde çevrilmişti. Tanınmışlar ve ulusal bazda etkinliklere katılmışlardı. Bunun yanısıra Ali Akbaş, Seferis, Elitis, Kavafis gibi şairlerin usta şairler olduğunu anlatıp, onları mutlaka okumamızı tavsiye etti. Yunanca yazmamak kendi içimize kapanmaktı. Kendi yağımızda kavrulmaktı. Tıkanmak bir bakıma.Bu da anlamsızdı. Bunları konuşurken aklıma toplumumuzun bir kesim insanının yediği "Yunancı" damgası geldi.

Amasya'ya inince, şehir insanın canlılığını görme fırsatımız oldu. Bir düğün nedeniyle ortalıkta bir şenlik vardı. Güzel bir şenlik. Amasyalılar sevgi dolu, hayatı seven insanlar.

Bu "Şahzadeler Fidanlığı" şehrin tadına doyulmaz bir güzelliği vardı. Farklı mimarilerde, farklı güzelliklerde camiler. Nerdeyse tüm şahzadeler, padişahlık döneminde şehre birşeyler armağan etmişler. Fakat tam deprem bölgesinde olan Amasya bu güzel yapıtları her depremde biraz daha, biraz daha yitirmiş. Bir kısmı zamanla onarılabilmiş ve kazanılmış bir kısmı da yitip gitmiş.

Akşam vakti aramıza Amasya'lı şair-yazar ....'da alarak kaya mezarlıkların karşı dağı Harşene dağına çıktık. .......'nin anlatımında Amasya'yı dinledik. Bir ilginç detay. Amasya'da güneş doğmaz, ve güneş batmaz, geç sabah olur ve erken karanlık basar. Dağlar o kadar yüksek, ve şehir o kadar derindeki.

Gezimiz sırasında en delikanlı şairimiz Bahaettin Karakoç'un Amasya'yı hayranlığını anlatan dörtlükler den oluşan ve dörtlüğün son dizesi "Benden sevdalısın sen Yeşilırmak" olan şiirinin yazılışına şahit olduk.

Akşam vakti misafirhanemize çekilince hafif bir yemek yedik. Aç bile değildik. Aslında şiirle doğal güzellikle o kadar beslenmiştik ki. Yemek sonrası Kosovalı şair İskender Uzbeğ'le biraz daha konuştuk. "Siz toplum olarak daha da büyüksünüz. Edebiyatınız gelişebilir, büyüyebilir. Yeter ki insanlar, halk ve başındakiler, edebiyatın, sanatın toplumun kimliğini koruması için önemli bir unsur, önemli bir olgu olduğunu anlasınlar..." diyor İskender Uzbeğ.

Hatta bir şey daha düşündük. Aslında Yugoslavya da yaşana Kosava özerk bölgesinden bir grup şair, bir grup sanatçı Batı Trakya'ya ya gelebilir. Bu bir şiir etkinliği, sanat etkinliği olabilir. Bizden de birileri Yugoslavya-Kosova'ya gidebilir. Güzel bir alışveriş olabilir, çünkü sonuç itibariyle, Balkanlar'da yaşayan Türk Azınlıklarının edebiyatı ve şiiri olarak birbirimize büyük benzerliklerimiz var. Ortak temalar. Benzer üsluplar. Neden olmasın? Güzel de olabilir. Ama denemek, uğraşmak gerek, sözde kalmamalı.

ANKARA YOLLARI

Ertesi sabah uyanınca eşyalarımı toplayarak misafirhanemizden ayrıldık. Bir önceki gün aramıza katılan .......'la beraber, Amasya'nın diğer dağına, Kral mezarlıklarının olduğu Çakal dağına çıktık arabalarla. Dağın doruğundaki Helenistik dönemden kalma Kalenin kalıntılarını gezdik. ........ anlatıyordu. Bir ilginç detay daha aktarmak istiyorum. Çok eski bir gelenek. Sultan Beyazıd Amasya'yı Bayram sabahı almış. O gün, bu gündür yüzyıllar boyu Ramazanları öğle sonralarında, çakal dağının bir yerinde bütün Amasya'nın duyabileceği şekilde bir müzik ziyafeti varmış. Cumhuriyet sonrası da gelenek bugüne kadar devam ediyormuş.

Kale ziyareti sonrasında, Amasya Öğretmen evinde bir kahvaltı sonrasında Ankara'ya doğru yola çıktık. Dönüş boyunca yanımda götürdüğüm şiirlerimden "Tutucu" ve "Tekdüzeliğini Sorguluyorum Hayatının" şiirlerimi Türkmen şair Kayum Tanrıgüliyev'e ve "Mahallemizden Fotoğraflar", "İmgenden İzdüşümler" gibi bazı şiirlerimi de kendi istekleri üzerine İskender Uzbeğ'e verdim.

Yol boyunca ikramlar yine eksik olmadı. Ankara'ya varışımızda herkesle vedalaşarak ve gelecekte görüşmeyi ümit ederek ayrıldık.

TEŞEKKÜR

Bu gezi güncesini bitirirken birkaç görüş ve teşekkür ifade etmek istedim.

Batı Trakya'da yaşayan Türk Azınlığı olarak, vatandaşı olduğumuz ülkede her zaman bir tehdit huzursuzluk unsuru olarak görünüyoruz. Çoğunluk içinde korku kaynağı olarak gösteriliyoruz. Yunanistan içinde "Türk" psikozu yaşatılıyor... Yaşanıyor... Bunun tartışması değil amacım. Ama bu bir gerçek. Bunun üzerine etkiye tepki şeklinde bizdede bir kesimde milliyetçiliği aşan bir ırkçılık gözleniyor. Irkçılık ırkçılığı yaratır kendisini doğruluyor. Sovyetler Birliği dağıldığında ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri özgürlüklerini ilan ettiklerinde, bazı Yunan aydınlarından ve hem Türkiye hem Yunanistan'daki bazı sol kesim aydınlarında "onlarla anlaşamıyorsunuz, onlar Türk bile değil, onlar ayrı milletler" yaklaşımını gördüm. Yorumlayamamıştım. Cevap verememiştim. Ancak bu deneyimimden, sonra şunu belirtebilirim. Bir Kazak, bir Çuvaş, bir Türkmen ayrı dilleri konuşmuyorlar. Aynı dilin lehçelerini konuşuyorlar, bira zor yada biraz kolay, birbirlerini anlıyorlar ve ortak kökenin bilincini taşıyorlar. Bunu söylemek şövenizm, ırkçılık turancılık, değildir. Bu gerçeğin ta kendisidir. Gördüm. Dinledim. Konuştum. Yaşadım. Biliyorum.

Bu anlamda bu yazımın Şövenist, ırkçılık, ve kışkırtıcılık gibi bir anlam yok. Sadece bir gezinin, güncesi. Kimse altında başka birşey aramasın.

Türkiye Yazarlar Birliği bu tür etkinlikleri düzenliyor, düzenlemeye devam ediyor. Farklı ülkelerde farklı şekillerde. Şu ana kadar Batı Trakya'lılardan maalesef pek katılım olmamış. Umarım bundan sonra bu tür davetler sürekli gelir. Bizden de sürekli katılanlar olur.

Bu tür etkinlikler, Batı Trakya edebiyatı ve şiiri için çok önemli esintiler ve bakış açıları, deneyimleri kazandırabilir. Tüm Batı Trakya'lı şairlere bir hatırlatma. Eğer gelişmek istiyorsak, açılmalıyız. Kendimize, ülkemiz Yunanistan'a... Eğitimimizi aldığımız ve aynı kültürü paylaştığımız Türk dünyasına.

Sanatı hor gören, Batı Trakya Azınlığının, aydın geçinmeye çalışan, yaşadığımız ortamı aydınlatmak yerine biraz daha grileştiren, ve yönetmek gibi takıntıları olan, görgüsüz, güruhunada kısa bir mesaj: "Herşeyin temelinde edebiyat ve sanat, VARDIR... ÇIKARAMAZSINIZ. Sadece bastırabilirsiniz... O kadar!"

Son olarak da teşekkürlerim...

İlkönce ŞAFAK ekibi'ne Mücahit Mümin'e, Rahmi Ali'ye, Mustafa Tahsin'e teşekür ederim. Beni böyle önemli bir etkinliğe Batı Trakya edebi oluşumunu temsilen gönderdikleri için teşekkür ederim. Umarım iyi temsil etmişim. Gerçekleriyle, olduğu gibi, abartmadan ve gizlemeden.

Türkiye Yazarlar Birliği'ne, başkanı Lütfu Şahsuvaroğlu'na, eski başkanı Mehmet Doğan'a başkan yardımcısı Ali Akbaş'a, şairler Bahaettin Karakoç ustaya, Ersin Özarslan'a, Mehmet Emin Alper'e bütün güzel muhabbetler ve paylaşımlar için teşekkür ederim. Ayrıca başarılı organizasyon ve, misafirperverlik için sonsuz teşekkürler.

Tüm misafir şairler'e de apayrı bir boyutta teşekkürler Ufuk Açıcı'ydınız.

© 2011 Mehmet Dükkancy. Tüm haklary saklydyr. | Yasal Uyary | Yleti?im